-
Tuğba ESMER
Tarih: 21-04-2022 16:23:00
Güncelleme: 21-04-2022 16:23:00
Thomas More 1516 yılında yazdığı “Ütopya” adlı eserinde bir dünya hayal etmişti. “Olmayan güzel yer” anlamına gelen bu sözcüğü türeterek, henüz var olmayan, belki de hiç var olmayacak olan muhteşem dünyasını anlatmıştı. Onun ütopyası zaman içerisinde değişen dünya şartlarıyla distopyalara evrildi. Olmayan fakat olma ihtimali hayal edilen kötü dünya düzenleri distopyalara… Ütopyalar, edebiyat sahnesinden çekilmeseler de son dönemlerde distopya örneklerinin sayısı giderek artmakta.
“Distopya” kelimesini ilk kullanan kişi John Stuart Mill’dir. 1868 yılında yaptığı bir konuşmada “kötü bir yer” anlamında kullanmıştır kelimeyi. Edebiyatın ilk distopya örneği ise Yevgani Zemyatin’in “Biz” adlı romanı olarak bilinse de aslında Jack London ‘ın “Demir Ökçe” romanı bu eserden daha evvel yazılmış bir distopik romandır. H.G. Wells’in “Efendi Uyanıyor”, Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”, George Orwell’ın “1984”, Rad Bradbury’nin “Fahrenheit 451”, Margaret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” dünya edebiyatındaki distopik roman örneklerinin önde gelenlerindendir. Peki bunca distopya neden yazılmıştır? Niçin ütopyalar yerine distopyalar çoğalmaktadır?
19. yüzyılla birlikte teknolojik ve bilimsel tüm gelişmelere rağmen insanoğlu varoluşsal bir krize doğru sürüklenmeye başlar. Çıkan savaşlar, tekinsiz ortam bunalım hissini körükler. Ortaya çıkan despot rejimler, faşist diktatörler, kapitalizmin emperyalizmi tetiklemesi, bağlanan umutların çözülüp gitmesine ve insanların gelecekten endişe duymalarına sebep olmuştur.
20. yüzyıla gelindiğinde son derece hızla ilerleyen teknoloji, beklenenin aksine mutluluk yerine umutsuzluk yaymaya başlar. Makinelerin insanın yerine geçmesi, insanın makine karşısında kendini yetersiz hissetmesi, gelişen teknoloji ve sanayinin yarattığı ekolojik tahribat insanoğlunu yalnızlığa ve çaresizliğe sürüklemiştir. Yazarlar bu karamsar tabloya bakarak muhtemel kötü dünyaların kabuslarını kurgulamaya başlamışlardır.
Bu tarz romanlar; modern insanın tüketim çılgınlığı, açgözlülük, toplumsal sorumsuzluk, kölelik düzeni, medyanın manipülasyonu, otomasyon, şiddet, otokratik düzen gibi temalar etrafında şekillenir ve genellikle toplumu derinden sarsan bir olayla başlar. Bu bir devrim, bir sel, bir salgın hastalık olabilir. Roman kahramanı, toplumun diğer fertleri gibi yaşanan bu karamsar olayın içinde eriyip gitse de daha sonra içinde bulunduğu durumu sorgulamaya başlar. Böylece bir aydınlanma yaşar ve yaşadığı bu aydınlanma toplumu da uyandırması için kahramanın içindeki dinamiti ateşler. Sonuç olumlu olsa da olmasa da...
Distopik romanlar her ne kadar kötücül bir gelecek tasviri çizse de aslında toplumu uyarmak, bilinçlendirmek adına öğretici bir nitelik de taşımaktadır. Adeta modern dünyanın insanoğluna dayatacağı düşünülen yaptırımlar ya da sunacağı korkunç teknolojiler hakkında bir simülasyon gibidir. Bu romanların bir gün gerçek olabilme ihtimalleri de anlatılanları daha çekici ve etkileyici kılmaktadır.
Thomas More’un ütopyasından distopyalara evrilen “gelecek edebiyatı”, bilinmeyenin insan zihninde bıraktığı merak duygusunu tetiklemesiyle modern edebiyatın sağlam bir kalesi olmuştur. Gelecek bize distopik penceresinden mi ütopik penceresinden mi selam verir bilinmez fakat umarım bugün distopya dediklerimize yarın ütopya demek durumunda kalmayız…