-
Emel Zehra TUNÇİNAN
Tarih: 09-12-2023 17:09:00
Güncelleme: 09-12-2023 17:10:00
Senden vazgeçtiğimde Bulgaristan sınırını geçiyorduk. Hatta gümrük memuru hepimize kaçakçı muamelesi yapmadan hemen önce gözlerini çıkarıyordum aklımdan. Beni otobüsten indirip üstümü aramalarını istedim. Senin hediye ettiğin çakmak sol cebimde. Sigara için değil, otobüsü ve ülkeyi ateşe veririm diye aldım yanıma. Keşke bir an için şüphelense de tam burada çöksem adamın omzuna. Beni ağlamaktan tutuklasalar.
Rehber Varna’ya kaçmak zorunda kalan Nazım Hikmet’i anlatırken ben sana veda ediyorum. Sıcaktan üstüme yapışan tişörtle birlikte seni çıkarıyorum hayatımdan. Serbest zamandaki fotoğraf çekimlerinde seni terk eder gibi poz veriyorum. On, on beş, yirmi, yirmi beş poz. Aynı devasa tarihî yapının önünde sağdan soldan, ayakta, otururken, gülerken, habersiz çeker gibi, bilmem kaç kare. Sonrasında beğenilmeyip silinen yüzlerce görüntü. Hayatımızda ne varsa tek tuşla silmenin mümkün olmadığını bilen biz, isteyerek yapıyoruz bunu. Senin yüzümdeki gölgeni yok etmek için kaç tuşa basmak lazım? Kaç tane fotoğraf çekip sonra hunharca silmem gerek?
Şehrin ortasındaki katedralde usulen ahşap sıralara oturup dua ediyorum. Tanrının evi deniyor ibadethanelere. Eve ihtiyacı var mı ya da ziyaretçiye? Tanrı’nın tüm evlerinde kendi dilimde yalvardım. İşe yaramadı. Bir milim düzelmedi makûs kaderim.
Şişman iki rahip geçiyor yanımdan. O siyah cüppeler dışarıda dolaşırken bu sıcakta yakmıyor mu acaba? Önümdeki sırada huşu içinde dua edip ağlayan kadına gıptayla bakıyorum. İnanmışlığını kıskanıyorum.
Buradaki gotik, mistik, rutubetli hava rahatsız edici. Kendimi dışarı attığımda nemli ve ağır hava kollarıma yapışıyor. Dümdüz gitsek belki denize ulaşırız ama rehber bizi illaki kebapçıya götürecek önce. Yabancı şehirlerde Türk yemeği arama geleneği olsa gerek. Sorarlar adama: “O zaman niye buradayız, farklı bir şey denemeyeceksek niye bu kadar yol geldik? Ayaklarımız Adana kebabı yemek için mi patates gibi oldu?” Yurt dışında kendi mutfağına kavuşma telaşı bizim turlara özgü bir durum bence. Tabii rehber için de ne kadar müşteri o kadar komisyon. Kebapla bir Bulgar birası içinde seni boğuyorum. Gezi bitiminde bir daha görmek istemeyeceğim tur sakinleriyle bilmem kaç leva hesap ödeyip Türk parasının değersizliğinden yakınıyoruz. Bunu önümüzdeki üç gün boyunca sık sık yapacak gibiyiz. Dudağımızın kenarındaki kürdanlarla Karadeniz havası alıyoruz biraz. Konumla birlikte paylaşılmak üzere birkaç instagram fotoğrafı daha çekiyoruz. Otobüs bir dana terlemiş de üzerine bira yuvarlamış gibi kokuyor. Yanıma kulaklıkla birlikte burun tıkacı da alsaydım keşke. Teoman, bana öyle bakma diyor; sen camdan gördüğüm her tarladan el sallıyorsun. Korku filmine dönüşüyor her şey.
Rehber Romanya’ya yaklaşık 4 saat yolumuz kaldığını söylüyor. Rahatlık geliyor birden. 300 km daha açılıyor seninle mesafe.
Güneşi kesen ağaçların usulca uzandığı dar yolda ilerleyen otobüsün hızı, tüm kaza filmlerine gönderme yapar gibi. Hayatı çok iyi yaşadık ya ölümümüz bu ecnebi memlekette gerçekleşsin de havalı olsun. Yakınlara haber vermenin zorluğu da cabası. En son sen duyarsın muhtemelen.
Gözlerimi açtığımda Romanya polisiyle göz göze geliyoruz. Asık suratıyla pasaportları topluyor. Rehber ne anlattıysa kaçırmışım. Herkes de uyanık ve nasıl da bilgiye aç. Bir ben cehalete sarılmak istiyorum. Beklerken çıkıp sigara içelim bari. Birileriyle daha yaşamdan uzak sohbetlere gireyim. Millet olarak kimin nereli olduğunu sorgulamayı severiz. Ne işe yarayacaksa?
“Aaaa geçen sene ben gittim oraya, ne güzel sizin oranın pidesi; yalnız çok sıcak oluyor, ne yapıyorsunuz yazın günü bilmem.” Hortumla suluyoruz birbirimizi. Araba yıkar gibi.
“Ben sizin gibi Çorumlu olsaydım keserdim kendimi.” deyip rahatlıyorum. Adam yan yan gidiyor yanımdan. Kısa arkadaşlıkları severim. Sen bir sınır daha uzaklaşıyorsun. Uluslararası ayrılık şarkısı, evrenin ayrılık dili tam da oturuyor kalbimin ortasına. Misafir değil kalıcı ağrı.
Bükreş’e vardığımızda rehberin ayaküstü anlattığı devrim hikayesi bana ilham veriyor. Şöyle Çavuşesku gibi son balkon konuşması yapsam ve sonra alıp götürseler beni. Böyle 30 yıl anlatılsam. Kötülerin iyilerden daha çok hatırlandığı bir dünyada yaşıyoruz.
Sokakta dolaşırken başıboş kedi ve köpek görmemek beni biraz huzursuz ediyor. Yeterli sayıda barınağın oluşu ve hayvanların sahiplendirilmesi fazla dozda medeniyet içeriyor. Belki de öldürüyorlardır. Kim bilecek? Kızacak bir şey arıyorum etrafımda. Biraz dinleneyim, yarın illaki bulurum.
Gezi programları askeri okul kıvamında sabah kalkış ve hareket saati içerir. Rehberin komik sandığı “gelmezseniz gideriz” edası belli belirsiz strese sokar insanı. Neremle ettiğim belli olmayan kahvaltının ardından afyonu patlamamış ekiple yola çıkıyoruz. Baştan beri gruptaki evli ve sevgili çiftleri yok sayıyorum. Yanak yanağa verdikleri pozları, ottan boktan şeylere gülmelerini, el ele oturmalarını, birbirlerine verdikleri yaşam enerjisini görmezden geliyorum. Bir de iki kadın var ekipte. Tahminen elli yıldır falan yakın arkadaşlar. Biri uzun, biri kısa. Biri süslü, biri yataktan yeni kalkmış gibi. Biri rengarenk giyiniyor, biri tepeden tırnağa gri. İki zıt karakter aynı dili konuşup kıkır kıkır gülüyorlar. Uyumlu-uyumsuz halleri özendirici.
Çorumlu iki koltuk önümde. Sen hep sırtımda taşıdığım çantada.
Mikrofonu ağzının içinde dolaştıran rehber Transilvanya efsanesini anlatmaya başlıyor. Olmayan bir şeyi satmayı başaran Romanyalılara şapka çıkarıyorum. Osmanlıyla birlikte yaşayan, hasta ruhlu, kazıklı bir adam; İrlandalı bir yazar, edebiyatın ve sinemanın gücü, reklamın önemi, paranın büyüsü ve Drakula. Dünyadaki kan emicilerin yanında vampirler ne kadar masum ve az korkutucu aslında. Şato heybetli ve hiç yaşamayan Drakula’nın istemediği kadar kalabalık. Gece gezmek daha etkili olurdu zannımca. Şöyle sisli havada, gerilim müziği eşliğinde, elimizde meşaleler…Yürüdükçe ahşap zeminden çıkan sesler burada hoşuma giden tek şey olabilir. Ses önemli. İnsan sesi, eşyanın sesi, paranın sesi, müziğin sesi, kalbin sesi, acının sesi…
Kaçacak gizli geçit de yok. Kulenin en tepesine çıksam gelir misin benimle? Uzak ama bilinmeyen bir diyar değil yüreğim.
Midemdeki asit acıktığımı gösteriyor. Üç beş leyi ödeyerek aldığım çörek, annemin komşusu Mebrure teyzenin yaptığı pişilerden daha havalı ve lezzetli. Umarım kilo almam. Otobüsün kapısına sıkışacağım yoksa. Sınır kapısında iyi ki tartıya çıkmıyoruz. Giderken bu kiloda değildiniz, şişmanlamışsınız, sizi geri alamayız deseler buraya iltica ederim mecburen.
Karbonhidrat yüklemesiyle Romanya kralının muhteşem yazlık sarayı Peleş’ i geziyoruz. Dişleri sararmış rehber, kralın koleksiyon merakını anlatırken kendini örneklendiriyor. Plak biriktiriyormuş. Dünyanın en önemli işi nesneler peşinde koşmak. Pul, para, plak, kaset, gazoz kapağı, oyun kartları… Kapadokya’da saç müzesini gördü bu gözler. Yıkanmayan binlerce saç kılı.
Peleş kralı silah toplamış bolca. Kitap sayısı az. Dünya bu yüzden savaşıyor. Ülkeler öldürmek için yarışıyor birbiriyle. Şövalye başlıkları, zırhlar göz kamaştırıcı. Gücün yalancı parlaklığı. Sen arp çalıyorsun tüm sakinliğinle. Birkaç yüzyılı aşıp geliyorsun, karşılıyorsun beni devasa şatonun ortasında. Kabarık elbisemi bavula koymayı unutmuşum. Şort, spor ayakkabı, şapka, elimde telefon alakasız duruşumla dinliyorum seni. Yokluğun sarayın duvarlarına çarpıp nefesimi kesiyor, kendimi bahçeye zor atıyorum.
Rehber kümesteki civcivler gibi çevresine topluyor bizi. Niye geldim ki bu geziye? Otobüse bindiğim andan beri milyon kez sordum bunu kendime. Cevap veremeden yedim bitirdim günleri.
Ertesi gün her şey daha da karışmış olarak, apar topar ülkemize doğru yola çıkıyoruz. Küçük bir tazelik ya da aydınlık yaşarım umuduyla çıktığım yolculuk hayal kırıklığımı arttırarak son bulmak üzere. İçimde daha da büyüyen özlemle, yıkık ve yenik ruhumla aynı sınırları aşıyorum. Gözlerim de ayaklarım kadar şiş…