-
Emel Zehra TUNÇİNAN
Tarih: 13-10-2023 09:28:00
Güncelleme: 13-10-2023 09:28:00
“Evde oğlum var. Yatağında yatıyor. On gün önce uyudu, hâlâ uyuyor. Rüya görüyordur şimdi. Kepçe sesinden korkar, aklı başından gider maazallah. Siz bana haber verin de uyandırayım onu. Portakal almıştım pazardan. Onları da çıkarmak lazım.”
Arif yanında aniden beliren çatallı sese döndü yorgun argın. Gözünü binadan ayırmadan sayıklar gibi konuşan bu kadının sözlerinin muhatabı büyük ihtimalle Arif’ti. Önce ne dediğini algılamaya çalıştı. Pek başarılı olamadı. Sonra dikkatli baktı kadına. Üzerinde sarı çiçekler olan kırmızı baş örtüsüyle çevrelenmiş yüzünde, kara kaşlarıyla birleşmiş kapkara iki gözle karşılaştı. Yıllardır su değmemiş gibi duran dudaklarından çıkan her kelimede yutkunuyor, boğazındaki düğüm çözülmüyor bir türlü. Arada bir çektiği, burun deliklerindeki sıvı gözlerindekiyle eş değer. Alçılı olan sağ kolu yüzüne göre sakin. Sol kolu sözcüklerinin eşlikçisi, bu kolun havada çizdiği dairelere gözü takılıyor insanın. Uzun ve tozlu hırkanın altındaki eteğin uçları yeri süpürüyor.
Kaç saattir, kaç gündür burada, zaman mefhumu gereksiz bir detay mı?
Günlerce bakıp da anlaşılamayan soyut sanat eserleri gibi ürkütücü bir yığın var yolun karşısında. Bilmem kaç gün önce gelip baktık buraya. Ses yok, hareket yok, yaşam belirtisi yok, çare yok, umut yok. Başka bir mahallede, böyle bir yıkıntının altından 198. Saatte ulaştıkları iki kardeş kanlı canlı mucize. Ama ilk günlerde 20.saatte çıkardıkları pijamalı küçük kızın nefessiz yüzü hâlâ aklında, hafif bedeni her saat ağırlaşan bir külçe gibi hâlâ kucağında. Yanındaki kadın bunu ne bilsin, ona nasıl anlatsın Arif?
Kadın bu moloz kümesinde yaşıyor olmalı. Binadan çıkamamış henüz. Kısa bir süre önce adressiz bir evin salonunu süsleyen, şimdi az ötelerinde tek başına duran koltukta bu kadıncağız değil de umut oturuyor belli ki.
Bilmem kaç saat sonra enkazı kaldırmak için yeniden burada Arif ve arkadaşları. Uykuya düşman, susuz, yemesiz içmesiz, tuvaletsiz, solgun, zamansız, gürültülü, en çok da belirsiz bir mucize peşinde koşan onlarca insandan biri sadece. Açık hava ölüm müzesine dönüşen bu şehrin çaresiz bir parçası. Günlerin üst üste bindiği vakitler daraldıkça karşıdaki binaya benzeyen moloz yığını arasına sıkışmış, yarım kalmış hayatları bulmak; yakınlarına teslim etmek de görevi oldu. Ama şu an yanında duran enkaz daha vahim. Onunla nasıl konuşmalı ya da ne zaman susmalı bilmiyor. Deniyor yine de.
“Teyzecim senin adın ne?
“Fatma benim adım. Terzi Fatma derler mahallede. Yırtık sökük ne varsa getirirler bana. Elbise de dikerim hem de çok güzel dikerim. Mehmet’ime de pantolon gömlek dikerim. Çok beğenir, hemen giyer, aynanın karşısına geçer, bakar kendine uzun uzun, eline sağlık annem, der. Kara kaşlı kara gözlü, sırım gibidir benim oğlum. Gri kumaş almıştım geçenlerde. Onu da çıkarın da yine istediği gibi pantolon dikeyim ona. Yanlış anlama kot pantolonu da var. Eksiği gediği yoktur. Her şeyin en iyisini, en güzelini alırım ben ona. Ama bayramda seyranda, düğüne giderken benim diktiklerimi giyer.”
Hikaye anlatır gibiydi. Kısa sürede her şeyi anlatma, bilgi verme telaşı vardı ağzında, bitkin yüzünde.
“Fatma teyzem, oğluna ulaşacağız, merak etme. Ama bize yardımcı olmalısın sen de. Önce otur şu koltuğa. Biz de çalışalım olur mu?”
Kadın duymadı mı, sesli mi düşünüyor, anlamadı Arif.
“Fen lisesinde okuyor. Babasız büyüttüm ben onu. Zorlandım ama olsun. Pırlanta gibidir Mehmet. Örnek öğrencidir. Arkadaş canlısıdır. Komşular da çok sever onu. Ah tanışırsınız çıkınca. Siz de seversiniz. İnşaat mühendisi olacak Mehmet’im.”
Evet kesinlikle duymuyor Arif’i. Belki biraz daha anlatmalı. Hikayelere doysa da dinlemek gerek şimdi. Zaten kepçeyi kullanan adamın da biraz dinlenmesi gerekiyor. Ekip lideri olarak bir işaret gönderdi arkadaşına. Bu biraz mola anlamına geliyordu.
Sağ elini Fatma teyzenin sol omzuna koydu dostça. Dokunmak tesellinin ilk adımıdır. Yavaşça yürüttü onu. Kadın kadar yalnız kalan koltuğa oturttu. Baretini çıkardı, çömeldi yanına. Kendi sesini duymalıydı bir an önce.
“Fatma teyzem demek inşaat mühendisi olacak Mehmet. Niye seçti o mesleği?”
Birden gözleri parladı kadının. Sevindi. İlk kez baktı Arif’in yüzüne.
“İnşaat mühendisi olup güzel evler yapacak oğlum. Bizim evimizden daha büyük evler. En iyi yerlerde oturtacak anasını. Söz verdi.”
Arif’in arif olamadığı an işte bu an. Kelimelerin saklandığı, kör olasıca gerçekleri yerden kazımak istediği, herkese kızdığı, var oluşu yok oluş kadar reddettiği an işte tam da bu an.
“Yapacak elbet. Sen en güzel eve layıksın Fatma teyzem.”
Şuursuzca bir şeyler söylüyor Arif. Dilini eşek arısı soksa keşke. Kaç saat sürer, emin değil ama o an geldiğinde ne olacak? Ne söyleyecek Fatma teyzeye? “Biz Mehmet’i bulduk, hatta çıkardık ama artık inşaat mühendisi olamaz. Sen ona pantolon dışında başka bir şey dikmelisin acilen…”
Bu sorular ve akıl almaz cevaplar Arif’in zihninde yer bulduğu tüm boşlukları doldurdu, nefesini kesti. Kalp atışları hızlandı.
“Aaaaa çok lafladık be oğlum! Hele çıkarın Mehmet’ imi. Üşüdü zaten kaç gündür. Ona portakal sıkayım. Çok sever portakal suyunu. Size de yaparım. Vitamin lazım herkese.”
Arif kulaklarından solumaya başladı. Düşünceler orada kümelendi ve tüm sesler uğultuya dönüştü. Kalan tüm gücüyle ayağa kalktı. Tozlu baretini kirden yapışmış saçlarını kapatacak şekilde taktı kafasına. Sessizliğe sığındı bir süre. Fırtına anını hayal etmek istemiyordu. Fatma teyzeyle göz göze gelmekten imtina ederek yaşamsız binaya doğru ağır ve telaşsız adımlarla yürüdü…