beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

MANOLYA

Sabahın erken saatlerinde sokaklarda kedilerden ve yaşlı insanlardan başka canlı bir varlığa rastlamak zor. Yaş ilerledikçe az uyuyor insan. Yılların yorgunluğu ile uykunun azlığı ters orantı oluşturuyor. İskele Meydanı’ndan hesapsızca Kale Sokağı’na giren Fuat çok yaşlı değildi belki ama genç de sayılmazdı. Hafif kırlaşmış saçları şapkasının altında pek de belli olmuyordu. Göz altı torbaları hiç çıkarmadığı gözlüğünün altında saklıydı. Uzun boylu, görece iri, yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Bu kadar erken kalkıp kasabanın Arnavut kaldırımlarında yavaş yavaş ilerlemesinin tek nedeni duygularının sabahın köründe onu uykusundan usulca çekip almasıydı. Gerçi uyusa ne fark edecekti, rüyalarında bile bıkkın ve yorgundu.

Yaz hazırlığı yapan iklimin sıcaklığında beyaz evlerle örülü, tutkuyla bağlı olduğu dar sokaklarda plansızca yürümek daha iyi geliyordu ona. Berber İbrahim’in çırağı dükkanın önüne tabureleri oflaya puflaya diziyordu. Sabahın köründe sıcacık yatağında olmak varken bu işi yapmaktan şikayetçiydi besbelli. Acıdı çocuğa…Berberin hemen yanında Terzi Şevki vardı. Yılın modası çiçekli elbise giydirdiği cansız mankenler minnacık vitrinden çıkıp yürüyecek gibiydi. Şevki dükkanın önünde oturmuş çayını höpürdeterek içiyordu. Selam vermeden geçti Fuat. Ezelden beri nedensiz sevmezdi bu adamı.

Yaklaşık beş yüz yıl önce Cem Sultan’ın sığındığı kaleye doğru ilerlerken en az onun kadar yenik hissediyordu kendini. Kayıp, çaresiz, zavallı… Ama onun sığınacağı bir kale yoktu. 52 yıllık ömrünün en kayıp kışını yaşamıştı. Bahar daha da beter geçiyordu. Kaleyi yıllardır soran gözlerle izleyen, kendisi gibi yıpranmış ahşap banka sararmış ruhuyla oturdu. Sevdiğinin gözleri kadar mavi olan denizi izlerken biraz ileride adı “Halikarnas” olan tekneye takıldı bakışları. Karaada’ ya gitmişlerdi bu tekneyle. Buradaki bir mağaranın içinden sıcak su kaynıyor ve bir havuz ile denize karışıyordu. Kaptan buradaki kırmızı çamurun cilde şifalı geldiğini söyleyince inanmayan gözlerle bakmışlardı birbirlerine. Yine de çamuru yüzlerine sürüp gülmüşlerdi. Böyle gülerken ne güzel olurdu Zeren. Dünya onun ışığını yansıtsın diye kurulmuş gibiydi. Siyah saçları, parlak teni, aydınlık yüzüyle ikinci baharıydı bu kadın. Geç gelen, erken giden…

Sol göğsünde yine aynı ağrı...

Güneşin yükselmesine yakın ağır ağır kalktı banktan. Tekrar İskele Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Birden belediye hoparlörünün sesiyle irkildi. Bugün Zeki Müren’in kasabaya geleceğini duyuruyordu. “Sanat Güneşimiz ilk kez Bodrum’a geliyormuş. Tüm kasaba halkı onu çok iyi karşılamalıymış. Tüm hazırlıklar tamammış.” Zeren ne severdi Zeki Müren’i. Birlikte dinlerlerdi plaklarını.

“Bak görüyor musun sevdiğim; burada olsan görmeye giderdik, hatta konuşurduk belki. Sen görünce heyecanlanırdın. Ne hoş adam, mecmualardan daha nahif derdin o bal sesinle, ışıldayan gözlerinle. Manolya şarkısını senin için bestelemiş olmalı…”

Keder aktı gitti yüzünden, sevgilisinin dingin hayalinden, Zeki Müren’in şarkılarından, Bodrum’un begonvil sarkan balkonlarından…

***

Yalnızdı Fuat. Öyle yalnızdı ki yolda kimseye selam vermemek için fötr şapkasını iyice indirirdi. Onlar da görmezden gelir, tanımıyor gibi davranırlardı. Zamanla görünmez biri olmuştu sanki. Yaklaşık bir yıldır kimseyle iki kelam etmemişti. Garip bir tek başınalık yaşıyordu. Herkesi duyuyor, görüyor ama kimse onu fark etmiyordu. Duyduğu derin acıya sıkışmış gibiydi…

“Şimdi postaneye gitsem, şehirlerarası arama istesem, ne kadar gerekiyorsa beklesem, sonra sen telefonu açsan, soluğunu duysam o bile yeter bana. Sonra yokluğunda yazdığım dizeleri şair edasıyla fısıldasam kulağına:

 

‘Azrail bende, melek sende

Ateş versem su veremezsin.

 

Cehennem bende cennet sende

Günah versem sevap veremezsin’

 

Ama yapamam. Gidişinin bıraktığı zavallılık kızgınlıkla birleşir, önce yalvarışa sonra öfkeye dönüşür.

Ahh Zeren. Aniden gidişin de güzelliğinden yoksun bırakışın da beni dünyaya hapsedişin de zalim… Bu boşluk da zamanın duruşu da bu anlamsız karanlık da zalim…”

Sol göğsünde yine aynı ağrı...

Kimseye görünmeme telaşıyla başı önünde tek katlı, beyaz taş evine doğru adımlarını hızlandırdı. Girişteki saksılarda solmuş sardunyalar canını sıkıyordu ama onların bu ölmüş hallerine de alışmıştı. Evler konuşur mu, nefes alıp verir mi, evler yaşar mı, evler ölür mü?

Fuat’ın evi ölmemişti daha ya da ona öyle geliyordu. Her seferinde mavi çerçeveli pencerenin camında “SATILIK” yazısını görüyor ama o ilanı çıkaramıyordu bir türlü. İşin garibi bunu kim, ne zaman, neden yapıştırmıştı; hatırlayamıyordu.

***

Ben eskiyim diye bağıran ahşap kapıdan içeriye girdiğinde Zeren’in kokusu çarptı yüzüne. Manolya kokardı sevdiği kadın. Bu kokunun hafif sarhoşluğuyla küçük bir mutfak ve iki odadan oluşan mütevazı evine göz gezdirdi. Salondaki yeşil minderli İskandinav koltuk takımı biraz yorgun biraz yıpranmıştı ama hala gururlu duruyordu. Zeren’in hırkası koltukta boynu büküktü. Çıkarken bıraktığı gibiydi her şey. Hırka da Zeren’in gölgesi de kımıldamamıştı yerinden. Şapkasını yavaşça çıkarıp hırkanın yanına koydu.

Mutfaktan Zeren’in sesini duyar gibi oldu. “Fuat, nerede kaldın, hadi gel kahvaltı hazır” diyen yumuşak, şefkat dolu sesi. Ama bu olamazdı. Kafası karıştı, zihni bulandı. Hayalle gerçeği karıştırıyordu artık. Gidip biraz yatsa iyi olacaktı. Yatak odasına yöneldi. Beyaz pantolonunu ve keten gömleğini çıkarıp köşedeki iskemleye bıraktı usulca ve yatağa uzandı.

Yaklaşık bir yıl önce de böyle bir ilkbahar öğleden sonrası Zeren’in yanında sessizce yatıyordu. Yastığı arsızca kaplayan siyah saçlarının kokusunu alabiliyordu hâlâ… Pembe yazlık bir elbise vardı üzerinde. Yüzü duvara dönüktü. Çıplak sol kolu mermer heykeller gibi kıpırtısız, kalçasına doğru uzanmıştı. Her şeyiyle bedenine davet eden bir dişilik vardı yatışında. Sol göğsünde yine o tanıdık ağrı... Nefes alışverişi değişti. Zeren’in uyanışını, kendisine bakarak paniklemesini anımsadı. Bağırıyor, Fuat’ı sarsıyor, ne yaptığını bilmez halde oradan oraya koşuyordu.

Hatırlıyordu Fuat… Ambulans sesini duyuyor, tepesine dikilen beyaz önlüklü adamın onu hayata döndürme çabasını, sonra pes edişini, Zeren’in ağlayarak cansız bedeninin üstüne kapanışını görüyordu. 1966 yılının o yılgın bahar gününde bedenini külçe gibi kaldırışlarına, evi doldurup boşaltan insanlara, Zeren’in bir daha dönmemek üzere evden gidişine, her şeye, herkese, karşıdan bakıyordu. Hepsi canlanıyordu yeniden ve ısrarla…Bir de Manolyam şarkısının ezgisi geliyordu kulağına belli belirsiz…

Bu yazı 6495 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum