-
Emel Zehra TUNÇİNAN
Tarih: 24-07-2023 10:27:00
Güncelleme: 24-07-2023 10:27:00
Akşamın geceye evrildiği saatlerden birinde sokağın sonundaki evine ürkek adımlarla yürüyordu. Ona eşlik eden dostlarıyla güvendeydi. Birçok kişinin uzaktan görse korkacağı köpekler onun sadık koruyucularıydı. Çocukken kendinden büyük köpekleri sevmekten çekinmezdi. Mahallenin cesur kızıydı. Birkaç kez ısırılma vakasını yaşasa da vazgeçmemişti bu yakınlık kurma merakından. Hatta insan arkadaşlarından zevkle korurdu sokak hayvanlarını. Taş atanlar, sopayla yaklaşanlar, sorgusuz sualsiz toplayıp götüren ve getirmeyen belediye görevlileri en azılı düşmanlarıydı Yonca’nın. Bu mahallede köpekler kedilerle uzlaşmıştı da bazı komşuların onları yok sayması ya da varlıklarını buradan atılması gereken zehirli bir atık gibi görmesi yok mu, işte bu can sıkıcıydı. Yonca buna sinirleniyor, çevresindekilere cephe alıyor; bu konuda çekimser davranan, her ilişkinin ortalamasını tutturan annesine içerliyordu. Köpekler kardeşi, kediler çocuğu, kuşlar misafiriydi. 10 yaşında vardı yoktu, herkes onları kendisi gibi sevsin diye hayvanlarla ilgili renkli broşürler bastırdı, bunları biriktirdiği harçlıklarla çoğalttı, kapı kapı dolaşıp büyük bir hevesle dağıttı. Babası annesine, “Bu çocuk büyüyünce devrimci olacak.” deyip kahkahayı basmıştı. Devrimci nedir, o zamanlar ne bilsin Yonca? Şimdi fakültedeki hocası Marx ‘ı anlatırken bu cümleyi hatırlayıp gülümsüyordu. Evin önüne geldiğinde okşadı, öptü kendisine yaren bildiği iki köpeği. Uzun sarı tüylü olana Diyojen, gece gibi gözleriyle sorgulayıcı bakana da Sokrat adını vermişti. Sonları bu iki filozofa benzemeseydi bari. İkisi de iri ve gösterişliydi. Yonca’nın saçları Diyojen’in tüyleri kadar sarı, gözleri de Sokrat gibi meraklı bakardı. Uyumlu gibi gözükse de onlara göre ufak tefekti. Evinin önüne geldiklerinde ikisi birden yükselip büyük patileriyle kıza sarılınca Yonca dengesini kaybeder gibi oldu. 19 yaşın umursamazlığıyla bir kahkaha atıp kirlenen üstü başına, salya yapışan suratına aldırmadan daha çok sarıldı onlara. Sevginin fazlalığına ve dengesizliğine razıydı bu dünyada. “Sabah görüşürüz canlar.” Bu küçük vedadan sonra, tanıdık bahçenin karanlık taşlarından yürüyüp evin kapısını çaldığında eşlikçilerinin onu içeriye girene kadar takip ettiğini adı gibi biliyordu.
***
Cemal sabahın kör saatinde uyanır, ilk iş çiçeklerine su verir, onlarla konuşur, karşılık vermedikleri için memnun olurdu. Bahçesinde park ettiği antika bisikletiyle yakındaki markete gider, gazetesini ve taze ekmeğini alırdı her gün. Dijital dünyaya yabancıydı. Üstü tozlu televizyon ve acil durumlar için akılsız telefonu vardı sadece. Dünyadan da emekliydi sanki. Mahallede herkesten uzak durmaya bilhassa dikkat eder, zorunlu selam alışverişi dışında kimseyle ilişki kurmazdı. Nezaketle örülü sınırları, bahçesinde görünmeyen mayınlar vardı. 29 yıl hastanenin morg servisinde çalışan bu münzevi adam, ölülerle kurduğu ilişkiyi canlılarla kuramıyordu. Kimse bilmezdi ama morga getirilen soğuk vücutlara uzun uzun bakar, konuşurdu onlarla. Tek taraflı sohbetten hoşnut, kahvesini yudumlardı. Sessizliğin doğurduğu bir gürültü vardı orada. Müptelası olduğu, dingin, büyülü, sonsuz bir gürültü… Cemal özlüyordu suskun misafirlerini. Morgun buz gibi taşlarını; sıfır derecedeki çekmecelere yerleştirdiği, dünyaya veda etmiş bedenleri…Aslında o uğurluyordu sonu gelmiş ama sonsuz sanılan, bilinmeyen yolculuğa. Herhangi bir akraba ya da tanıdık değil sadece o vardı bu elvedalarda. Bir kadının kocası, bir adamın karısı, bir çocuğun babası, birinin kardeşi, birinin kızına aitti bu vücutlar. Nasıl gittiklerinin bir önemi yoktu. Hiç merak etmemişti Cemal. Bazıları yaralı bereli bazıları doğdukları gibi pürüzsüz…Onun için hepsi kör, sağır, dilsizdi. Zamanları dolmuş hatta acıları son bulmuştu belki de. Cemal toprağa girmelerinden hemen önce dostluğunu sunuyordu onlara. Sonuçta geçmişle birlikte geleceği de yanlarına alıp yok oluyorlardı üç beş gözyaşı eşliğinde…
O zamanlar huzurlu uyurdu eve gelince. Şimdi delik deşikti uykular. Eksikti bir şeyler…
Uykusuzlukla boğuşan Cemal sabaha kadar süren köpek havlamalarından ritim tutuyordu istemsizce. Birinin sesi daha kalındı. O susunca ince sesli olan devam ediyordu. Bazen de senkronize havlıyorlardı. Yan evdeki genç kızın her gün beslediği, birlikte yürüdüğü köpeklerdi bunlar. Tahminen üniversite öğrencisi olan bu kızla iri cüsseli iki hayvan arasında bağlılık kokan, tuhaf ilişkiyi garipsiyordu Cemal. Arada bir özeniyor muydu yoksa? Belki bir hayvanla dost olmak iyi gelirdi ona da. Neden olmasın? Sabah olunca gece beyninde çakan bu düşüncenin etkisiyle gazete ve ekmeğin yanına değişik birkaç kutu köpek mamasını da ekledi. Artık hangisini severlerse. Eve dönünce mutfakta bulduğu eski kaplara doldurdu mamaları. Bahçenin önüne koyup bekledi. Dakikalar uzadı, sabırsızlığı arttı. Sokağın başında göründüklerinde bir heyecan kapladı yaşlı adamı. Sarı olan önde, siyah olan arkada yavaş yavaş yürüdüler Cemal’e doğru. Korkmalı mıydı? Hayır, güvenme ve güvenilme ihtiyacı duyuyordu. Temkinli adımlarla mamaya yaklaştı iki kafadar. Önce sarı köpek kokladı her şeyi. Hatta Cemal’i bile. Sonra tadına baktı yemeğin. Kafasını kaldırıp diğerine tamam dercesine bakış attıktan sonra ikisi de iştahla doyurdular karınlarını. Cemal gülümsedi farkında olmadan. Olmuştu işte, kısacak bir mutluluk uğramıştı yüzüne. Yemek bittikten sonra Cemal’e yaklaşan iki köpek başlarını öne eğdi. “Bizi sevebilirsin” demekti bu. Yaşlı adam beceriksizce okşadı. Alışacaktı. Sevmeyi öğrenecek ve onlarla konuşacaktı eski dostlarıyla yaptığı gibi. Onlar hiç gitmeyecekti. Bunun için her şeyi yapmaya hazırdı.
***
Yonca çabuk çabuk geçtiği Cemal amcanın evinin önünde kaç gündür mama kaplarını görüyordu. Sokrat ve Diyojen’e sordu, baktı cevap yok. Cemal amcayı yakalayacaktı mecburen. Şimdiye kadar uzaktan selam vermek dışında hiç konuşmadığı bu adama soru sormak cesaret işiydi biraz. Ama meraktan öleceğine tehlikeli sulara girmeyi tercih ederdi. Bu sabah yapacaktı, kararlıydı. Evden çıkıp usul usul yürüdü ve Cemal amcanın bahçe kapısının önünde oyalandı yanındaki ikili çeteyle. Beş on dakika sonra sebepsiz sevmediği ev sahibi göründü. Yonca’yı fark edince kaçmadı. Sakin yürüyüşüyle kapıya yaklaştı. Bu kez konuşacağını düşünüp nedense panikledi Yonca.
-Günaydın.
-Günaydın kızım.
İlk kez sesini duyuyordu. Bir sesi olduğundan bile şüpheliydi. Uzun boylu, iri yarı bir adamdı. Yaşını ailece tahmin edememişlerdi ama altmış yaşlarında olmalıydı. Beyaz ve gür saçları kalın siyah çerçeveli gözlüğünün üstüne düşmüştü. Gözleri görünmeyen insanlardan oldum olası çekinirdi Yonca.
-Kusura bakmayın sabah sabah rahatsız ediyorum, ben Yonca. Yan komşunuz. Şimdiye kadar tanışma fırsatımız olmadı.
-Ben de Cemal. Memnun oldum. Evet, bayağı oldu taşınalı ama yeni alışıyorum buralara. Pek kimseyle tanışamadım. Bundan sonra iyi bir komşu olurum inşallah.
Zoraki ve samimiyetten yoksun kıvrılmıştı dudakları ya da Yonca’ya öyle geldi. Ne zaman bu kadar ön yargılı olmuştu? Halbuki insanlar arasındaki gizli düşmandır ön yargı.
-İnşallah Cemal amca. Bir şeyi merak ediyorum. Kaç gündür mama kapları görüyorum burada. Diyojen ve Sokrat için mi bunlar?
-Aaa isimleri ne ilginçmiş. Filozof onlar değil mi?
-Evet, felsefe bölümünde okuyorum. En sevdiğim iki filozofun ismini verdim onlara.
-Köpekler senin yani?
-Nasıl ki insanlara sahip olamazsak hayvanları da sahiplenemeyiz. Mahalledeki en yakın iki dostum diyebilirim sadece. Ben veririm mamalarını hep. Gelip sizde de yiyorlar galiba.
-Köpek bunlar kızım. İkisi de büyük ayrıca. Çok yemelerinde sakınca yok. Senin için sorun var mı, vermeyeyim mi?
-Yok tabii ki. Hatta memnun olurum. Bazen unutmaktan korkuyorum. Siz de veriyorsanız içim rahat olur.
-Merak etme sen. Ben nasılsa gün boyunca buralardayım. İhmal etmem. Hem ikisi de sıcakkanlı ve sevimli. Alışıyoruz birbirimize.
-Sevindim. Teşekkür ederim. İyi günler size.
Cevap verilmişse de arkada bırakmayı tercih etti Yonca. Sesi geçmek isteyen bir hızla uzaklaşıyordu. Aşağı yukarı üç yıldır aynı sokakta oturduğu adamla ilk defa bu kadar konuşmuş ama memnun olamamıştı. Saç diplerinde bir ürperti, her kelimenin ardında söylenmeyen sözlerin ağırlığı vardı. Keyfi kaçmıştı. Önce Sokrat ve Diyojen’le ilgili kıskançlık duygusuna kapıldığını zannetti. Ama başka bir şeydi. Uğraşsa da hoşlanamadı bu adamdan. Kötücül bir bakış yalayıp geçmişti görünmeyen gözlerinden. Ses tonunda yakaladığı yukarıdan ve soğuk tavır rahatsız ediciydi. Sıcak değildi, iyi değildi, samimi değildi, güvenilir değildi. Ama neydi?
***
- Ay kızım köpekleri bulamıyoruz.
- Ne demek bulamıyoruz?
Yonca bölüm hocasıyla bir proje için bir haftadır şehir dışındaydı. Telefonda annesinden duyduğu panikli cümleleri zihninin neresine koyacağını bilemiyordu.
-İyi de onlar ayrılmaz ki oradan. İyice aradınız mı? Cemal amcaya sordunuz mu? Aylardır o da ilgileniyor. Mutlaka görmüştür, duymuştur bir şeyler.
-Zor olsa da baban gidip sordu kızım. Biliyorsun pek konuşmuyor o adam. Ama o da bir haftadır görmediğini, mama yemeye gelmediklerini söylemiş.
-Belediyeye haber verin o zaman. Onlar almıştır belki. Daha önce başımıza geldi. Şuursuz biri şikâyet etmiştir yine.
-Aradık yavrum. Ama biliyorsun hep aynı cevaplar: “Görmedik, duymadık, bilmiyoruz.”
-Offf ! Tamam anne, yarın dönüyorum o zaman. Hocayla konuşurum.
-Peki canım, öpüyorum.
Annesinin uysal sesi, kabullenme hali, bu durumlarda sakinleştireceğine kızdırırdı Yonca’yı. Aylar önce hissettiği ürperti sırtından göğsüne doğru uzanıp kalbini üşüttü.
***
Bahçeli müstakil evlerin güzel tarafı ev sahibinin istediği değişikliği yapma özgürlüğüne sahip olmasıdır. Balkonu salona katmak, hiç gerek yokken mutfağı büyütmek, banyodaki eskimeyen seramikleri değiştirmek, dış cepheyi pembeye boyatmak, bahçeye çardak yaptırmak…Cemal firmadan gelen ustalara, evin garajına yaptıracağı çekmeceleri anlatırken çok heyecanlıydı. Adamlar şaşkındı gerçi. Çünkü geniş çekmecesi olan soğutucuları daha önce sadece restoranlara ya da fabrika yemekhanelerine yapmışlardı. İlk kez bir evden böyle bir sipariş alıyorlardı. Cemal uzun uzun tarif ederken uzun boylu olan dayanamayıp sordu.
-Amcacığım çok merak ettim, evde kalabalık mısınız yoksa burayı işletmeye mi çevireceksin?
Cemal çalıştığı yerden soru gelen öğrenci edasıyla,
- Sık sık yemek daveti veriyorum. Sülale kalabalık. Dondurulmuş hazır gıda da kullanmıyoruz biz. Yiyecekleri rahat rahat depolamak istiyorum.
İki adam dudaklarını büzüp inanmaz gözlerle baktılar birbirlerine. Sonra omuz silkip umursamaz havayla işe koyuldular. Ölçü alımı, birkaç teknik bilgi paylaşımı, fikir alışverişi derken hızlıca bitirdiler işlerini. Cemal pazarlık yapmaktan hoşlanmazdı, fiyatı kabul etti hemen. Adamlar hallerinden memnun, iki hafta sonrası için bu garip müşteriye ürün teslimi sözü verdiler.
***
Cemal, aylarca mutfak penceresinden dışarıyı gözlemiş, Yonca’nın sokaktan geçiş saatlerini ezberlemişti. Bazı geceler geç geliyordu ama her sabah aynı saatlerde çıkıyordu evden. Sıcak bir sabah elinde bavulla ve yanındaki iki dostuyla hızlı hızlı yürüdüğünü görmüştü. Bir kıpırdanma oldu içinde. Beklediği fırsat mıydı bu? Akşam dönmezse, ertesi sabah da görünmezse emin olacaktı Cemal. Her zamanki gibi Sokrat’a ve Diyojen’e mama verdi. Başlarını okşadı. Artık sevgi ve güven vardı aralarında.
Cemal sabırsızlıkla dolandı bahçede ve evde. Tüm gün, tüm gece saatlere söylendi. Ertesi sabah da Yonca’yı göremeyince emin oldu. Kız yolculuğa çıkmıştı. Acele etmeliydi. Kaç günlüğüne gitti, ne zaman döner bilemezdi. Dostlarının en sevdiği tavuklu yemeği hazırladı. Yavaş, sakin ve planlıydı.
Satıcı ne demişti?
“Fareler bunları yedikten sonra 3-5 gün içinde ölür. Evde başka hayvan varsa aman ha, ulaşamayacakları yerde tutun. Kedi-köpek yemesin sakın. Onları hemen etkiler.”
Acı olmamalıydı; habersiz sonlar daha çabuk kabul edilir.
Cemal dünden beri kendine söylediği sözü tekrar etti: “Hayat son bulmaz, şekil değiştirir.” İyi geliyordu; içindeki soru işaretlerini, suçluluk duygusunu yok ediyordu bu cümle. Efsunlu bir kılıftı.
Son günlerde bahçenin içine koyuyordu mama kaplarını. Köpekler böylece bahçeye girmeye alışmıştı. Bugün evin giriş kapısını açtı ve bu kez içeriye koydu kapları. Sokrat ve Diyojen sonsuz bir güvenle girdiler içeri. Yemeklerini keyifle yemeye başlayan iki dostunu bir süre izleyen Cemal usulca kapattı kapıyı…
***
Yonca alelacele dönmüştü şehre. Hemen aramaya çıktı dostlarını. Yana yakıla mahallenin çocuklarına, komşulara, sucuya, çöpçüye, bulduğu gördüğü kim varsa sordu Sokrat’la Diyojen’i. Günlerce dolaştı sokak sokak. Tanıdığı tanımadığı herkese haber saldı. Bulanlara ödül verileceğini duyurduğu ilanlar astı. Kimse görmemiş, duymamıştı. Yorgunluktan bitap düşüp kaldırımların kenarına oturdu bazen. Ağladı, üzüldü, kendini suçladı. Kesin başlarına bir şey gelmişti ve onlara yardım edemiyordu.
Haftalar, aylar geçti. Kar kristallerinin sesi yutması gibi sessizlik çöktü sokağın her taşına. Yonca özledi, yoklukları boğazını yaktı, içini kemirdi, tatsız tuzsuz birine dönüştü. Geçen zaman, söylenenin aksine hiç iyi gelmedi. Açılan yara kapanmadı, sürekli kanadı.
Cemal amcayla göz göze gelmek istemiyordu. Eskisinden uzak ve yabancı geliyordu bu adam.
Kendini kaybedercesine arayışta olduğu o günlerde gidip konuşmuştu garip komşuyla.
“En son ne zaman gördün Cemal amca, şüphelendiğin bir durum oldu mu, başka köpekler var mıydı, belediye görevlileri dolaşıyor muydu?”
Bir dedektif edasıyla ipucu bulma ümidiyle sorgulamıştı. Cevaplar kısa ve netti. Bir sabah – günlerden çarşambaydı- mamalarını her zamanki gibi yemişler, sonra da bir daha görünmemişlerdi. O da çok merak etmiş, bisikletiyle aramış, bulamamıştı. Bunları söylerken üzgün müydü? Cümleleri tutarlı mıydı? O anda Yonca bunları çözecek ruh halinde değildi. Çaresiz, eli boş, yüreği dağlı ayrılmıştı Cemal’in yanından.
Şimdi hangi vakit bu evin önünden geçse bahçe kapısının önünde mama kaplarının olmayışı canını yakıyordu. Yolu uzatıp başka yerden yürümeyi bile düşündü. Ama kendini kötü hislerden hiç koruyamazdı Yonca.
Geç saatlerde dönerken Cemal’in evinin bodrumunda gördüğü loş aydınlık nicedir dikkatini çekiyordu. Önceden de var mıydı, Yonca mı yeni fark ediyordu, emin değildi.
Hissettiğinden emin olduğu tek şey; gece gündüz, sabah akşam buradan her geçişinde, kalbinden sırtına yayılan tanıdık ürpertinin tüm vücudunu sarışı; adını koyamadığı, tanımlayamadığı bir iç sıkıntısının varlığıydı. Anlamıştı artık, misafir değil kalıcıydı bu duygu.
Gözünde ve gönlünde eski bir fotoğraf gibi canlanan Sokrat ve Diyojen’in sıcacık sarılışlarını asla unutamayacağını biliyor, ikisinin hâlâ yan yana ve birlikte olduğunu umuyordu.