beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort bayan escort beylikdüzü beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

BO AĞACI

Anne olunca büyürsün dedi yaşlı kadın dünyaya hükmeden bilgiç sesiyle. Sıcaktan kavrulmuş, damarlı avucunun içine aldığı genç elimi kaçmayayım diye sıkı sıkı tutmuştu. Birer mavi noktaya dönüşmüş gözleriyle kalbimi görüyordu. Özenle sakladığım, üst üste kilit vurduğum ruhuma ulaşmaya çalışıyordu. O kadar kolay değildi halbuki. Ben kendimi arıyordum ve büyümek için zor yolu seçmiştim. Bir erkeğin rahmime birkaç saniyede yerleştireceği iki elli iki ayaklı varlıkla bu daha acısız gerçekleşecekken diyardan diyara savrulmayı tercih etmiştim. Bu yolculukta herkesin rotası illaki Hindistan’a döner. Bölgesel yolculuk yetmez, ulusal yer değişikliği yapmak lazım. O rengi değişmiş sırt çantasıyla o uçağa binilip ekonomik ve rahatsız koltukta seyahat edilecek. Hostesin ince sesi duyulacak,

-Kahvaltı ister misiniz?

-Hayır teşekkür ederim. Ben kendimi açlıkla sınıyorum.

Kendini ararken parasız olmalısın ayrıca. İmkanlarını bir tarafa bırakmalı, babanın kredi kartını sehpaya savurmalı, borç almalı, kıt kanaat yaşamalısın. Konfor ve bu yolculuk uyuşmaz birbiriyle. Annem, baş parmağını işaret parmağıyla birleştirip tiz sesiyle, “Şımarıksın” dedi. Hep böyle konuşur. Sınıfta yaptığı gibi. Öğrencilerinden tek farkım beni doğurmuş olmasıydı. Üstelik çok şanslıydım ve bir o kadar nankördüm. “Benim öğrencilerim öğleyin tost alamıyorlar. Sen özel okulda yemekleri beğenmiyorsun.” cümlelerini kurdukça ben daha az yiyor, daha çok susuyordum. O konuştukça ev küçülüyor, sözcükleri eşyaların üzerindeki tozu havalandırıyordu. Asla vurmaz ama yara bere içinde bırakırdı. Belki de aşkın tokatla taçlandığı an annemin sesini duyuşum bundandı.

Uçaktan indiğimde Buda’ ya koştum, tapınak yolunda karşılaştığım her şeyi bilen o yaşlı kadın el falıma bakmasaydı dinginleşmeye hazır ruh halimle yürüyecektim. Ama böyle olmadı işte. Buda’ya ulaştığımda geride ne bıraktıysam yolda ayağıma takıldı, kollarımdan tuttu, yüzümü çizdi, gözüme kaçtı, soluğumu kesti… Nasıl vardığımı anlamadan devasa heykelin önünde buldum kendimi. Huzurdan eser kalmamıştı tabii. Allak bullak, ne düşüneceğimi şaşırmış halde heykeli incelerken biri fısıldadı kulağıma:

“Ateşi tarif edebiliyorsan yeterince yanmıyorsun demektir.”

Konfüçyüs’tü konuşan.

Peki ateşi kim, ne zaman yaktı; nasıl sönecek?

Felsefede en iyi soruyu sorana ödül verildiğini duymadım şimdiye kadar. Cevaplara ihtiyacım var benim.

Belki de Bo ağacının sadece sana faydası oldu Buda. Gölgesinde uyudun, uyandın ve aydınlandın.

 ***

-Bileklerindeki izler nedir kızım? Nasıl oldu bunlar? Geçen hafta da yanağında bir çürük vardı. Fark etmedim sanma. Fondöten sürmüşsün ama kapatamamışsın.

-Biliyorsun anne, ben sakarım. Bir yerlere çarpıyorum. Arabanın kapısına, dolap kapağına… Bazen de kocamın eline, ayağına, koluna, bacağına

- Son zamanlarda dalgınsın. Belki bu yüzden dikkatsizsin. Kağanla sorun mu var aranızda? Hadi anlat bana. Belki de çocuğunuz olmalı kızım. Evlilikte çocuk gerekli. Bak görürsün, düzelir her şey. 

Çocuğumuz olduğunda Kağan’ın herhangi bir yerine çarpmam, daha dikkatli olurum değil mi? Küçükken annemin dünyadaki en zeki, en becerikli, en her şeyi bilen insan olduğunu düşünürdüm. Sonra anladım ki mutfakta ıspanağı yıkar gibi bilgileri filtreden geçiriyor. Çer çöp, kum taneleri lavabonun derinliklerinde kayboluyor. Ama hayatımızı zehirleyen hiçbir bilgi o kadar kolay yok olmuyor. Bir şeyi söylemeyince gerçekleşmiyor sanmak kendini aldatmaya girmiyor mu?

-Bir sorunumuz yok. Çocuk yapmayı düşünmüyoruz daha.

Anneciğim, sen de biliyorsun bataklıkta olduğumu. Aşkla başlayan ilişkimin korku filmi setine döndüğünü. Gecelerin bir türlü bitmediğini, korkunun hayatımı ele geçirdiğini, düzelir umuduyla gidemediğimi, konuşmazsam yaşanmıyormuş gibi geldiğini, tüm davranışlara bahane bulduğumu, her tokadı bir nedene bağladığımı, zaman zaman kendimi bile suçladığımı…

“Aslında beni seviyor, sadece öfkesine yenik düşüyor, işi stresli, bu kadar büyük şirketi yönetmek kolay mı, ayrıca beni her yere götürüyor, gezdiriyor, elleri kolları hep pahalı hediyelerle dolu... Ben de bazen çok konuşuyorum, sabrını taşırıyorum adamın…”

 

 

Vazgeçtim ve birkaç kırık dişle, bavul dolusu yakmak istediğim giysiyle, yenik duruşumla babamın yanına yerleştim sonunda. Her son bir başlangıçtır diye büyük laflar; senin yanındayız, merak etme gibi desteklemeler… Şefkat dozunu kaçırmadan tabii. Bizim evde her şey kek yapma tarifi gibi ölçülüdür. Göz kararı el yordamı olmaz hiçbir şey. Planlı ve kontrollüdür. Hayatımın bu bilmem kaçıncı döneminde babamın konforlu ve korunaklı alanına girmiştim. Beni pamuklara sardı, annem yalnız bırakmaktan korktu. Sanırım kendime bir şey yaparım diye endişelendiler ve yıllardır süren psikolojik tedavi cehennemine sert giriş yaptım. Zaman geçtikçe, bu kadar çaba ve emek sonuç vermeyince, bende bir değişiklik göremeyince annemin sabrı taştı, ben de itinayla kayboldum…

Gizli saklı kalan ne varsa kamburdur. Söyleyemediğimiz ama varlığını bildiğimiz her kelime cebimizde biriktirdiğimiz çakıl taşlarıdır. Yol uzadıkça taşlar artar, ağırlaşır. Karşında tanıdık ve birikmiş taşlarımla duruyorum Buda. Bir nehir kenarına ya da uçurum kenarına gidebilirdim, ben sana geldim.

                                                           ***    

Bilgelik ağacını bulmalıyım derhal. O ağacın altında, saatlerce süren yolculuk yüzünden şişmiş ve kokuşmuş ayaklarımı Siddhartha gibi dinlendirmeli, hatta uyumalıyım. Üç gün, üç hafta, üç ay, üç yıl uyumalıyım. Zamanı aşan delilik sendromum geçer belki. Psikologların insanı sakinleştiren yumuşak ses tonuyla “ne hissediyorsun, kendini nerede görüyorsun” sorularına cevap bulmaya çalışırken başım ağrıyor. Kendimi yerin bin kat altında görüyorum. İnsana benzeyen yaratıklar ellerinde tuttukları meşalelerle çıplak bedenimin çevresinde dönüp duruyorlar. Keşke kurban etseler beni. Acısız ve kesiksiz olsun. Çok kesiğim var. Kanım pıhtılaştı artık.

Ne diyordu Budizm?

“Aydınlanma şehvetten, nefretten ve sanrıdan tamamen arınmış olma halidir. Aydınlanma kazanarak Nirvana’ ya girersiniz.”

Şehvet yok, nefret biraz, sanrı çok. Bu öğreti benim gibi dipte olan biri için faydalı mıdır, bilinmez. Ama azıcık da olsa aydınlanmak fena olmazdı. Tül perdeden sızan ışık gözümü almaz ama içimi ısıtır hiç olmazsa.

Dakikalarca yürümüş olmalıyım. Ağacı bulduğumda akşamın kızıllığı yüzüme vuruyordu. Sadece bacaklarım değil, kalbime giden tüm damarlar yorgun. Çevre kalabalık. Turist görünümlü olanlar, yakın coğrafyadan gelen ziyaretçiler, giyimleriyle ortama ayak uyduranlar, dertlerine derman arayanlar, meraklılar, yorgun düşmüşler, satıcılar, zenginler, çocuklar, yaşlılar, dilenciler, kediler, köpekler…Zorlukla kendime yer açıyorum. Öylece durup ağacı inceliyorum belli etmeden. Gövdenin gözleri vardı da beni izliyordu sanki. Yaşlı ve ölümsüzdü. İnsanlar için olsa bu bir lanet olurdu. Ama bu durum bilge ağaç için hayranlık uyandırıcı ve hükmedici. Herkesi kilometrelerce öteden ayağına getiriyor. Eller birleşiyor karşısında; dualar, dilekler... Bizim coğrafyadaki dilek ağaçlarıyla alay ederken kalkıp medet ummaya buraya kadar geldim. Bir de çaput bağlayayım tam olsun. İnanmazsan duan kabul olmaz, derdi anneannem. Çok mu inanmak gerekir, biraz inanmak yetiyor mu yoksa bunun da bir ölçüsü var mı? Şimdilerde böyle şeylere evrene enerji göndermek diyorlar. Çakralarını açmak gerekiyormuş. Doğu mistisizmi modası sarmış her yeri. Ben ise kollarımı açıp büyülü olduğu varsayılan ağaca sarılmak istiyorum. Farkındayım, beni sevenlerde doğru sorularıma karşı tepkisiz ve duyarlı sessizlikler var. Belki sen kimsenin cesaret edemediği cevapları fısıldarsın kulağıma.

Dokunamıyorum bu kalın ve güçlü gövdeye. Şaşkın bakışlara aldırmadan sırt çantamı çıkarıp ağacın etrafına döşenmiş doğallığı bozmadığı sanılan sıcak taşa bırakıyorum kendimi. Ellerimi göğsümün altında birleştiriyorum.

Usul usul kapatıyorum gözlerimi. Bu ağaç madem bilgelik ağacı o zaman göstersin hünerini…  

 

 

 

Bu yazı 5895 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum